65 Yıl Önce Yitirdiğimiz Tonguç Baba İçin (23 Haziran 1960-23 Haziran 2025)
18 Ekim 1938 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan küçücük bir haber, Türk eğitim sisteminde yakın gelecekte yaşanacak olan mucizevi bir devrimin müjdesini taşımaktadır.
“Türkiye Kültür Bakanlığı İlk Tedrisat Umum Müdürü B. İsmail Hakkı Tonguç, birkaç günden beri Bulgaristan’ın (…) Plevne, Yukarı Dıbnik, Pordim, Leskovest, Dragonovo, Polikraişte, Gorna-Orehovitsa, Tronovo, Eski Zağra, Filibe, Sadovo, Ferdinandovo, Pazarcık vesaire gibi kasaba ve köylerde ziraat mektepleri ve devlet çiftliklerini gezdikten sonra Zora gazetesine şu beyanatta bulunmuştur:
Seyahatlerimden aldığım intibaya göre, sizde ziraat mekteplerinde tahsil ve teşkilat halkın ihtiyaçlarına göre uydurulmuştur. Gezdiğim mektep ve çiftliklerdeki tetkikatımdan anladım ki, pratik yol takip ediliyor. Mektepler halkın hayatından uzak değildirler (…) Ziraat sahasında çalışan Bulgar münevverleri, kültür terakkisinde büyük rol oynamıştır. Münevverler halkla bir olarak yürümüştür.”
Tonguç, Bulgaristan’daki ilköğretim kurumlarını ve eğitim anlayışını inceleyip, notlarını aldıktan sonra, Macaristan ve Almanya’da da benzer incelemelerde bulunacak; 1935 yılında Bulgaristan’daki okuma oranının % 93,1, ülkemizde ise aynı yıl oranın % 15 olduğunu gördüğünde, 41 bin köyün, 9 binini dolaşıp ondan sonra ülkemizdeki korkunç durumdan kurtulmanın yolu olan Köy Enstitüleri sistemini şekilleyecektir.
Ardından da, 1944 yılında Ankara Maarif Matbaası’nda basılan “Köy Enstitüleri II” isimli kitabında çok açık bir dille eğitimden ne anladığını anlatır. “Köy Eğitim ve Öğretiminin Amaçları” başlıklı yazısında tartışma kaldırmayacak kadar sade bir dille şöyle yazar:
“Halka medeni bir insan topluluğu halinde yaşamanın ilk bilgilerini öğretme ve bir memlekette halk idaresini gerçekleştirme şartlarının en önemlisi, geniş anlamlı ilköğrenimi parasız ve mecburi kılmaktır. Bireyleri bu çarktan tamamen geçirilememiş milletlerde halkın kendi kendisi idare etmesi mümkün olamamıştır. Bir ulus halk idaresini kuramadığı takdirde onun mukadderatı tek insanın veya küçük bir insan kümesinin eline geçer.”
Haklı çıkar Tonguç Baba, tam da dediği gibi olur. Aydınların doğruyu bilip, eyleme geçemediği bir korku anında ülke, bakışlarında baykuş ürküntüsü olan yobazların eline geçer. Köy Enstitüleri kapatılır.
Bedri Rahmi’nin, 25 Şubat 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, “Pazartesi Konuşmaları” adlı köşesinde “Tonguç Reise Mektub” adlı bir yazısı yayımlanır. Mektup değildir bu, sanki bir hesaplaşma, sanki bir iç çekiştir yazılanlar:
“Kuş uçmaz kervan geçmez Anadolu yollarına düştüğümüz günlerde, saatte yüz kilometre hızla yol alan bir otomobilde iki, üç saat boyunca ne bir tek dikili ağaca, ne bir tek insan gölgesine rastlamadan akıp giderken de dudaklarımızı yakan sulfata acılığını bir tek isim giderir. “Merhaba Tonguç Reis” deriz, “Merhaba, merhaba!” Bir damla maydanoz yeşiline, bir damla kiremit kırmızısına, bir avuç çakıl taşı mavisine hasret, boğazına kadar toprağa gömülmüş, adını sanını hiçbir şoförün öğrenmeye yeltenmediği köylerin önünden geçerken “Merhaba Tonguç Baba” deriz” diye başlayan yazı son derece samimi, apaçık, dupduru bir dille kaleme alınmıştır.
Tonguç Baba’ya bir soru sorar Bedri Rahmi, hem de herkesin görebileceği bir yerden, gazete sütunundan. Sorularının korkak aydınların kafasının içinde patlamasını umarak, hiç yılmadan, usanmadan, vazgeçmeyi unutarak sorar. Bi’ daha, bi’ daha ve bi’ daha sorar.
“Anadolu’ya ne zaman çıksak hiç durmadan sizi hatırlarız. Siz bu memleketi bizden daha mı çok seversiniz? Halikarnas Balıkçısı denizi Şefik Kaptan’dan daha mı çok sever? Denizi onun kadar, bu memleketi sizin kadar seven en az 25 milyon kişi daha vardır aramızda. Hepimiz bu toprağa bin bir yerimizden bağlanmışız. Kuş yuvasını bırakıp gider, kuzu anasını. Biz ne kuşuz, ne de kuzu. Ama içimizden kaç kişi çıkar da kendisini bu yurda bin bir yerinden bağlayan bağları tel tel, iplik iplik, damar damar sayıp dökebilir? Hepimiz, denizdeki balık misali bu sevginin içindeyiz. Ama çoğumuz; hatırı sayılır büyük çoğunluğumuz, bu sevgiyi, elle tutulur, gözle görünür hale koyamayız (…) Sevmek başka şey, sevgisini kendi elleriyle yoğurup, ona bir çeki düzen, bir biçim vererek “İşte, buyurun” diye uzatabilmek bambaşka. Eğer biz, kuş uçmaz kervan geçmez Anadolu yollarında hep sizi hatırlıyorsak bunun içindir. Bizler, Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik “Köylü efendimizdir!” sözleriyle uyandık ve köy meselemizi ilk önce büyük bir sevgi, büyük bir anlayışla ele alan aydınlarımızın başında sizi gördük.”
Bu sesleniş Tonguç Baba’yı etkiler. Neredeyse utanır Tonguç. Utanır ama gerçek bir aydın tavrıyla son derece alçakgönüllü bir sesle yanıtlar Bedros’u. Gerçek gücün imecede olduğunu hatırlatarak!
“Kardeşim Bedri, 25 Şubat 1957 tarihli “Cumhuriyet” gazetesinde yayınladığın açık mektubu okudum. Çoktan beri seni göremediğim için tatlı gülümsemelerle bezenen konuşmalarına hasret kalmıştım. Seslenişin bu bakımdan hoşuma gitti. Gözlerimizin önüne serdiğin tabloda bana ön planda ayırdığın yere asıl layık olanlar Cumhuriyet devrinin yarattığı ülkücü öğretmenlerle sanatçılardır. Anadolu’yu dolaşırken yüreğimizi serinleten şeyler onların eseridir. Bir tesadüf beni de onların arasına katmış, bu ülkü erleriyle beraber çalışmak zevkini bana da tattırmıştır (…) Yurt gerçekleriyle doğrudan doğruya temastan yoksun kalan aydınları arada sırada olsun gerçekler dünyasının ortasına atmak mümkün olsaydı, kısırlıktan ne çabuk kurtulur, yaratıcı insanlar topluluğuna kavuşurduk. Bu işi beceremediğimiz için aydınlarımızın çoğu öz davalarımızla ilişiği olmayan lafları dibeğe doldurup boşuna tokmak sallıyorlar; bunu da bir marifet sanıyorlar.
Bilim ve sanatla uğraşanlarımız sazlarını akort ederek hep beraber bu telden çalabilseler iş kolaylaşırdı. Halbuki arabanın tekerleğine kazığı sokup hızı kesenler onların arasından çıkıyor. Kimi köyü edebiyat konusu yapanlara çatıyor, kimi okuma-yazma eğitimini küçümsüyor, kimi de köylünün gönül rızasıyla okul yapımında çalışmasına angarya damgası basıyor. Hele bazıları daha ileri giderek bu uğurda emek harcamış olanlara çamur sıçratmak yoluna sapıyorlar. Bereket versin bunların hepsinin karşısına dikilip dâvayı savunan ülkücü aydınlarımız, sanatçılarımız da var. Ben körlerin gözlerini açmak gibi kutsal bir dâvayı destekleyenlerin zaferi kazanacaklarına inanıyorum. Onlara selam!”
Tonguç, yurt dışında gezdiği kalkınmış ülkelerin köy yapılanmaları için verdikleri uğraştan söz ettikten sonra, gökyüzüne bir işaret bırakır. Ne zamanki bir ülkenin aydınları, her ne çıkar için olursa olsun; umudunu kaybederse, korkarsa, yalana saparsa, inandığı bir insan kitlesine gitmek için inanmadığı bir insan kütlesinin parçası olmayı ayıp saymazsa ya da kavganın cehenneminde olmayıp da zaferin cennetine gelmek üzere çantasını kapının arkasında hazır tutarsa… o ülkeye güneş doğmayacak demektir.
“Bugünkü duruma gelebilmek için aydınlarla sanatçılar çok emek harcamışlar, ülküleri uğruna savaşlar vermişler. Bizde henüz bu türlü insanın sayısı pek az. Aydınlarımızın çoğu geçilmesi rahat yolları kollayıp oralara sapıveriyorlar; dikenleri temizlemek zor geliyor. Batılı aydın insan zorluklarla çarpışa çarpışa yaşamaktan zevk duyan diri kişi seviyesine ulaşabilmiş. Köy Enstitüleri işte bu tip insanı yaratmak amacı güdüyorlardı. Yok edilmeye çalışılan değer budur. Uyuşuk, vurdumduymaz, cansız-kansız yaratıkları yetiştiren kurumlara kimse ses çıkarmıyor. Batılılarla aynı hizaya gelebilmek; diri bir ulus olarak onların yanında yer alabilmek için sırtımıza Ortaçağın taktığı kamburları atmamız gerekiyor.”
Sanki 68 yıl önce değil de geçen hafta yazılmış gibi değil mi bu mektup? Aslanlar yürümüş tarihimizde, aslanlar! Köpekten başka hayvan görmeyenler için hiçbir şey ifade etmeyen Tonguç gibi aslanların ayak izlerine basa basa yürümeye devam ediyoruz! Namuslu ve yorgun ayaklarımızı en sevgililerimiz kesmeye çalışsa bile!
Onu en sevdiği türküyle hatırlıyoruz:
“Giderim giderim yolum yan gelir / Ah dedikçe içerimden kan gelir / Kazın mezarımı dört yol üstüne / Yar gelip geçtikçe de bana can gelir”… Haydi!
YKKED Merkez Yönetim Kurulu / 8 Haziran 2025



